Doğu’nun taşları gizemini koruyor

/Doğu’nun taşları gizemini koruyor

Doğu’nun taşları gizemini koruyor

Taşlar hala gizemini koruyor. Bugünkü kente hakim tepede koca koca tonlarca ağırlıktaki kaya kütlelerine rastlıyorsunuz. Kale olarak görüyorsunuz ve daha da kazıyorsunuz altından koca bir saray çıkıyor. Yerleşik hayat yaşamayan uygarlıkların insanlarını ne motive etmişti ki acaba, o taşları nasıl bir insan gücüyle oralara taşımışlardı. Peki sarayı kalenin altına gömen atalarımız acaba bize nasıl bir mesaj vermek istiyorlar. Yok yok taş diyince ben, sakın aklınıza Mısır Piramitleri gelmesin. Doğu Anadolu‘dayım, huzurla dağlarımızı geziyorum. Düşün peşime sizi de düşüme ortak edeyim. Buyrun gidelim.

Kent ve kale inşa etmede yetenekli, maharetli taş ustaları Urartular, Doğu Anadolu’da sulama amaçlı ilk göletleri kurdular, kanallar ve karayolu sistemleri geliştirdiler. Araziyi sulamada ve bataklıkları kurutmada büyük başarı elde eden, tarım ve hayvancılıkla uğraşan Urartular’ın yerinde bugün biz varız biz.

Acaba biz bu topraklarda neler yapıyoruz? Bizden sonrakilere nasıl bir miras bırakacağız? Merak ettim araştırdım. Gelin birlikte Bitlis’in Adilcevaz ilçesini gezmeye devam edelim. Doğu Anadolu‘nun sert doğası içinde yaşayan ve gelişen Urartu Uygarlığı’nın sanata gösterdiği ilgiyi görmek için, Adilcevaz’da bulunan Kef Kalesi’ne çıkalım.

Meşhur Kef Kalesi adeta bir sanat eseri. Kaleyi görünce küçük dilimi yuttum. Urartular yaptıkları yapılar için yaşadıkları bölgenin şartlarına uygun olarak işledikleri 20-25 ton ağırlığındaki taşları, sarp dağların üzerine taşımayı nasıl başarmışlar doğrusu aklım havsalam almıyor. Ya kaç kişiydi ki bu insanlar bu taşları taşıyıp tepelere getirdiler? Ciddi bir insan gücüne ihtiyaç varsa, bu kadar çok insan ne uğruna, nasıl bir araya geldiler? Bu topraklarda ne yediler, ne içtiler?

Kef Kalesi’nde ilk arkeolojik kazı çalışmaları 1964 yılında yapılmış, daha sonra 1973-1976 yılları arasında bir kazı daha yapılmış. Ancak ondan sonra bölgeye ne gelen ne giden olmuş. Adilcevaz Kef Kalesi kaderine terk edilmiş. Kazıların üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçmiş. O zaman çalışma yapan insanlar bilimadamı ise, bugün üniversitelerimizde görev yapanlar ne? Aklımda deli sorular…

Bu duygu ve düşünceler eşliğinde kalenin etrafını dört dönüyorum. Mavinin envai çeşit tonu ile süslenmiş enfes Van Gölü manzarası karşısında büyülenmiş gibiyim. Açıkçası Adilcevaz Kef Kalesi’ni gözüm görmüyor. Hemen hayallere dalıyorum.

Binlerce turistin bölgeye akın ettiğini düşlüyorum. Kale restore edilmiş, dünyanın her yerinden misafirlerini ağırlıyor. Kef Kalesi restoranının kahvaltısı meşhur. Günün hangi saatinde giderseniz gidin, o meşhur kahvaltıdan yiyebiliyorsunuz.

 

“Yemek yemek üzerine ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı diyen üstad Cemal Süreya, Bitlis Adilcevaz Kef Kalesi restoranında yapılan krallara layık kahvaltıdan bahsediyor olmalı diyorum kendi kendime.

Öyle krallara layık dediğime bakmayın siz, 41 bin çeşidimiz yok bizim. Olmasında. Yöremize ait birkaç özel çeşidimizle aklınızı başınızdan almaya talibiz dercesine kahvaltı masamız özenle hazırlanıyor.

Semaverde nazlı nazlı demlenen, yöre insanının “çay nedir say nedir” diyerek birbiri üzerine doldurduğu, bitmek bilmeyen,  özel semaver çayları var. Öyle sallanmaz bu çay,  onu özel kılan semaverde sabırla yavaş yavaş demlenmesidir.

Çay sabırla demlenirken, semaverimiz fokurdamaya başlıyor. Fokurtuyu duydukça bizimde gönlümüz kaynıyor, sohbetimiz koyulaşıyor. Gönülden gönüle yollar açılıyor. İçtikçe içimiz de açılıyor çünkü, semaverin çeşmesinden akan çaylar şifaymış şifa. Gönül gözümüzü açıyor, kalp gözümüzü açıyor, huzur veriyor.

Kahvaltıya özel yapılan tandır ekmeği ve cevizli çörek namı diğer Adilcevaz fetirinin tadı damağımızda kalıyor.  Yemeye doyamıyoruz. Yaş cevizin reçeli mi olurmuş diyoruz demesine ama ekmeğimizi bandıra bandıra yiyoruz enfes ceviz reçelini.

Çünkü bu özel tat damağımızda yer etsin istiyoruz. Dünyanın en iyi cevizlerinin yetiştiği Bitlis Adilcevaz’da ceviz reçeli yenmeden dönülmez diye de not ediyoruz aklımızın bir köşesine.

Gözlerimizi mavinin en güzel tonlarının oynaştığı Van Gölü‘nden  ayıramadan, mis gibi çiçek kokuları bizi mest etmişken, ceviz reçelinin enfes tadı damağımızda keyfimize ortak olurken, kahvaltı ile demlenmiş sohbetimizi bol köpüklü enfes Türk Kahvemizle taçlandırıyoruz.

Kahvaltımız bitiriyor tam dışarıya çıkacağız, restoran sahibinin güzel kızı bize ceviz kolonyası ikram ediyor. Mis gibi kokan ceviz kolonyasının kokusuyla mest oluyoruz. Bu harikulade kokuya dayanamıyor, 2’şer tane de ceviz kolonyası bizler satın alıyoruz.

Restorandan dışarıya çıktığımızda bizi Adilcevazlı yaşları 8-12 yaşları arasında değişen gönüllü turist rehberi çocuklar karşılıyorlar. Malum okulları tatil ya, boş durmuyorlar memleketlerinin tanıtılması için gelen turistlere mihmandarlık yapıyorlar. Meğer yanımıza gelmeden aralarında biz konuklarını paylaşmışlar.

Bal rengi gözleri pırıl pırıl parlayan Adil yanımıza yaklaşıyor, önce kendini tanıtıyor. Sonra da bize gezimizde eşlik etmek istediğini söylüyor. Çok mutlu oluyoruz.

Adil soluk almadan Adilcevaz Kef Kalesi’ni önce Türkçe, özenle seçilmiş süslü cümlelerle anlatıyor. Ardından hemen aynı hikayeyi İngilizce dile getiriyor. Çünkü yanımızda yurtdışından gelen konuklarımız da var.

Kaleye doğru çıkarken siz de dikkat etmişsinizdir diye söze başlıyor Adil. Adilcevaz’ın 6 kilometre kadar kuzeyindeki volkanik bir tepenin üzerindeyiz. Tepenin 3 tarafı, çok dik ve oldukça sarp ve geçit vermiyor. O yüzden bu yönlerden kaleye çıkılması hemen hemen imkansız. Kaleye ancak kuzeyden yaklaşabiliyoruz. Kuvvetle muhtemel ki Urartular döneminde de kale kapısı kuzeyde bulunuyormuş.

Şimdiki Adilcevaz’ın bulunduğu yerden 625 metre yükseklikteyiz. Büyük taş bloklardan meydana gelen kale duvarlarının bir kısmının hala ayakta olduğunu görebilirsiniz. Duvarların ne kadar kalın olduğuna dikkatinizi çekerim.

Büyük taş bloklarının yüzlerindeki kabartmalara dikkatle bakın lütfen.  Aslan, boğa, kartal, fil ayakları, hayat ağacı, mızrak gibi motiflere rastlayacaksınız. Kef Kalesi’nde yapılan kazılarda bir de 140 odalı bir saray buluntuları ortaya çıktı. Hadi gelin şimdi de onları görelim.

Saray ahalisini ve yaşamlarını düşünürken, Van Gölü‘nün engin mavi sularının muhteşem görüntüsüne kapılıp gidiyorum. İşte tam da o sırada mihmandarım Faysal Bey, sesleniyor: Bir sonraki durağımız Mucizeler Manastırı, hava kararmadan orayı da görelim.

 

 

 

 

By |2017-09-13T20:57:15+00:00Eylül 13th, 2017|Anasayfa, Doğu Anadolu, Genel, Yurtiçi|57 Comments